A d @ b- Biyoloji Sitesi
  AİLE HAYATI, PLANLAMASI VE ANA ÇOCUK SAĞLIĞI
 
ÜNİTE V AİLE HAYATI, PLANLAMASI VE ANA ÇOCUK SAĞLIĞI

KONULAR
I. AİLE HAYATI
Aile Kavramı ve Toplumdaki Yeri
Aile Hayatına Etki Eden Faktörler
II. AİLE PLANLAMASI
Aile Planlamasının Tanımı
Aile Planlamasının Ana Çocuk Sağlığına Etkisi
Toplum Sağlığı Açısından Aile Planlaması
III. ANA VE ÇOCUK SAĞLIĞI
Ana Sağlığı
Çocuk Sağlığı

HAZIRLIK ÇALIŞMALARI
1. Toplum içinde ailenin görevlerinin neler olduğunu araştırınız.
2. Evliliğe karar vermeye etki eden faktörleri araştırıp sınıfta tartışınız.
3. Aile hayatına etki eden faktörleri araştırarak sınıfta tartışınız.
4. Gebelikte yapılan kontrol ve muayenelerin nedenlerini ve sonuçlarını araştırınız.
5. Hangi durumlarda tehlikeli gebeliklerin söz konusu olduğunu araştırınız.
6. Çocuk sağlığını etkileyen faktörlerin neler olduğunu araştırınız, tartışınız.
7. Ülkemizde 0-1 yaş grubu çocuk ölümlerinin en sık rastlanan sebeplerini araştırınız.
Aile: Evlilik ve kan bağına dayanan, karı, koca, çocuklar ve kardeşler arasındaki ilişkilerin oluşturduğu toplum içindeki en küçük birim.
Çekirdek aile: Anne, baba ve evlenmemiş çocuklardan oluşan aile.
Düşük: 28. haftadan önce gebeliğin sonlanmasıdır.
Prematüre: 28-37 hafta arasında doğan tam olgunlaşmamış bebeğe verilen addır.
Düşük doğum ağırlıklı bebek: 2500 gramın altındaki ağırlıklarda doğan bebeğe verilen addır.
Fetüs: Embriyonun gelişimini büyük ölçüde tamamladığı, bütün organ taslaklarının oluştuğu 8 haftalıktan doğuma kadarki durumu.
Gebelik dönemi: Döllenmeyle başlayıp doğumla sonlanan dönemdir.
Plasenta: Rahim duvarında, bebeğin kan yoluyla beslenmesini sağlayan kısım, eş.

1. AİLE HAYATI
1. Aile Kavramı ve Toplumdaki Yeri
Toplum içindeki en küçük sosyal kurum ailedir. Genel olarak aile, tüm toplumlarda geçerli olan, fertler arası ilişkileri, âdetleri, örfleri, görenekleri ve gelenekleri içe-ren, kültür unsurlarını içinde taşıyan bir sosyal kurumdur.
Sosyal yönden, zaman ve mekâna göre farklı yapılarda karşımıza çıkan aile, iki tipte incelenebilir.
Çekirdek aile, anne, baba ve evlenmemiş çocuklardan oluşur (Resim 5.1). Günümüzde, şehirleşme ve endüstrileşme sonucu, çekirdek aile yapısı daha çok görülmektedir.
Geniş aile ise, anne, baba, onların anne ve babaları, kardeşleri, çocuklar ile bazen kardeş çocuklarını da kapsayan geniş bir topluluktur. Bu tür aileler sosyal bağların daha kuvvetli olduğu kırsal kesimde görülmektedir.
Aile yapısı, toplumların değişmesine bağlı olarak zaman içinde şekil değiştirebilir.

Resim 5.1 Anne, baba ve evlenmemiş çocuklar çekirdek alieyi oluşturur.

Ailenin önemli görevleri arasında, kuşaklar arasında toplumsal bütünleşmeyi sağlamak, dengesizlikleri gidermek vardır. Toplumun kabul ettiği davranışları, diğer sosyal gruplarla iş birliği içinde yeni nesillere benimsetmek, ailenin görevidir. Boş zamanlarında aile üyeleri arasında yakınlaşma ve uyumun sağlanması, özellikle gençlerde ortaya çıkan çelişkilerin giderilmesi ailenin görevlerindendir. Aile üyelerinin bilgi ve becerilerinin artırılması, çağın gereklerine uygun bilinç düzeyine erişmeleri de ailenin görevleri arasındadır. Gençlere doğru ve yanlışın öğretilmesi, örneklerle açıklanması, ahlaka uygun davranışların benimsetilmesi, aile ortamında başarılabilir. Gençlere yeterince sorumluluk vererek bağımsızlık kazanmaları, aile içinde sağlanmalıdır.
Aile üyelerinden birini olumlu ya da olumsuz yönde etkileyen etmenler, ailenin diğer üyelerini de etkiler. Hastalıklar, aileyi olumsuz yönde etkileyen faktörlerdendir. Ailede ağır ve süreğen hastalığı olan birinin ya da ruh sağlığı bozuk birisinin varlığı, tüm aile fertlerini etkiler. Güçlü aile bağları ve dayanışma ile bu etkiler azaltılabilir. Hastalıkların oluşumunda aile içi şartların da önemi vardır. Örneğin, güneş görmeyen, rutubetli bir evde, kötü hijyenik şartlarda yaşayan, iyi beslenemeyen, ekonomik şartları yetersiz bir ailede verem hastalığı daha kolay gelişebilir.
Aile, eşlerin duygusal ihtiyaçlarını karşıladıkları, kanunlara dayalı bir birliktir. Yapısal değişiklikler olmasına rağmen, zaman içinde ailenin görevleri konusunda büyük değişmeler olmamıştır. Her toplumda ailenin, biyolojik, kültürel, ekonomik, sosyal, psikolojik ve eğitim görevleri vardır.

Resim 5.2 Nikâh, evliliğin yasal başlangıcıdır.

Biyolojik görev ile anlatılmak istenen, insan neslinin devamının sağlanması ve eşlerin cinsel ihtiyacının düzenli olarak giderilmesidir. Ailelerin bakabileceği sayıda çocuğa dilediği zamanda sahip olabilmesi, aile sağlığı ve mutluluğunun korunmasında büyük önem taşır. Sık ve çok sayıda doğum yapılması, anne ve çocukların sağlığını olumsuz etkileyen faktörlerdendir. Böyle ailelerde beslenme yetersizlikleri, gelişme gerilikleri, bulaşıcı hastalıklar, bakımsızlık, ruhsal bozukluklar sık görülür. Çok çocuklu ailelerde ekonomik durum kötüleşir. Bu sebeplerle çocuk yapma yeteneği ve özgürlüğü, aile sağlığını ve mutluluğunu olumsuz yönde etkilemeyecek şekilde kullanılmalıdır.
Ailenin ekonomik görevi, barınma, beslenme, giyinme, eğitim gibi temel ihtiyaçlarının karşılanması için gereken gelirin sağlanmasıdır. Sadece babanın gelir sağladığı geleneksel aile yapısı, bugün yerini annenin, hatta çocukların da çalıştığı ve gelire katkıda bulunduğu aile yapısına bırakmıştır. Ailenin ekonomik yönden kendi kendine yeterli olması beklenir.
Ailenin sosyal görevi, toplumun temelini oluşturması esasına dayanır. Aile, hem kendi içinde hem de toplumla ilişkileri açısından sürekli dinamik bir topluluktur. Aile üyeleri, birbirlerini sevip saymalı, hak ve görevlerinin bilincinde davranmalıdır. Baba, ailenin birliğini, aile içi düzeni ve geçimi sağlayan kişidir. Anne, babanın yardımcısı olarak, ailenin beslenmesini, çocukların bakımını, aile içinde sevgi ortamını sağlayan kişidir. Ancak bu görevler kesin sınırlarla ayrılmamaktadır. Giderek eşler birbirlerinin görevlerini paylaşmakta, eşit rollere sahip olmakta, ekonomik görevde olduğu gibi sosyal görevde de birbirlerine yardımcı olmaktadır. Zaten günümüzün şartlarında bu paylaşımcı tutum zorunlu olmaktadır.
Aile içinde bulunduğu toplumla sürekli ilişki içindedir. Akrabalar, komşular, hemşehriler ile sürdürülen ilişkilerde yardımlaşma, hoşgörü, sevgi ve saygı ilkeleri göz önünde bulundurulmalıdır. Özellikle bayramlar olmak üzere, dostlar ve akrabalarla görüşmeye imkân tanıyan günlerde sosyal ilişkilerin sürdürülmesi ailenin görevlerindendir.
Ailenin psikolojik görevi, aile içi mutluluğun sürdürülmesinde büyük önem taşır. Aile ilişkilerinin temelini anne babanın birbirlerine karşı tutumları belirler. Aile içindeki görevlerin eşler arasında paylaşılması, sevgi ve saygı temeline dayanan karşılıklı anlayış ve hoşgörü aile mutluluğunun temelidir. Anne baba arasındaki mutlu ve sıcak ilişki, çocukları da mutlu eder ve huzurlu bir ortamda büyümelerini sağlar. Tersine, huzursuz bir ortamda büyüyen çocuklar tedirgin ve mutsuzdurlar. Ailenin eğitim görevi ise çocukların eğitimi ve yetiştirilmesini içine alan bir görevdir. Eğitim aile içinde başlar, okulda ve sosyal çevrede devam eder. Aile, en etkin eğitim kurumudur. Aile içinde eğitimin sağlanmasında en önemli görev annenindir. Çünkü çocuklarla doğrudan ilişkisi olan kişi annedir. Bu nedenle bir toplumun kalkınmasında, o toplumdaki annelerin eğitim düzeyleri ve toplum içindeki yerlerinin büyük önemi vardır. Kadınların eğitimine verilen önem, çocukların eğitimine doğrudan yansır. Bu da yeni nesillerin daha iyi eğitilmelerinde ve daha sağlıklı olmalarında etkili olur.
2. AİLE HAYATINA ETKİ EDEN FAKTÖRLER
Aile hayatının mutlu sürdürülmesinde, aile kurulurken göz önünde bulundurulan şartlar ve aile içi ilişkiler rol oynar.

a. Evliliğe karar vermede etkisi olan faktörler
Evlilik, eşlerin birbirlerine karşı sorumluluklarının olduğu bir beraberliktir (Resim 5.2). Bu sebeple evlenecek kişinin, bu sorumlulukları karşılamaya hazır olması gerekir. Evlilik kararı verecek kişi, bu olgunluğa erişip erişmediğini kendisi değerlendirebilmelidir.
Evliliğe hazır oluşla, belli bir yaşa erişmiş olmak arasında önemli bir ilişki vardır. Yasal olarak ülkemizde evlenme yaşı 18'dir. 18 yaşından küçük olanların evlenebilmeleri, anne ve babalarının iznine bağlıdır. Bu durumda evlenecek gençlerden kızın en az 15, erkeğin ise 17 yaşında olması gerekmektedir. Genç yaşta evlenmek çeşitli sorunlara sebep olabilir. 18 yaşından önce yapılan evliliklerde hem çeşitli sağlık sorunları ortaya çıkabilir hem de evliliğin mutlu ve uzun ömürlü olması ihtimali düşüktür. Özellikle bu durumlarda çocuk sahibi olmak, bu sorumluluğu üstlenmek, genç çiftler için büyük sorunlar oluşturabilir.

Resim 5.3 Saygı, sevgi ve hoşgörü ortamında çocuklar daha sağlıklı şekilde büyürler.

Evliliğe karar vermede eşler arasındaki yaş farkı da önemli bir sorun oluşturabilir. Eşlerin ortak beğeniler edinebilmeleri ortak davranışlar sergileyebilmeleri için aralarında aşırı yaş farkı olmaması gerekir.
Evliliğe hazır oluşla fiziksel, duygusal ve sosyal yönlerden olgunluğa erişmiş olmak arasında önemli bir ilişki vardır. Evliliğin gerektirdiği sorumlulukların yerine getirilebilmesi için kişinin her yönden olgunlaşması, beceri, yetenek ve hoşgörü açısından yeterli düzeye erişmesi gereklidir.
Gençlerin ekonomik olarak geçimini sağlayacak bir geliri olmadan evliliğe atılmaları, hatalı bir davranıştır. Yani evliliğe karar verirken ekonomik yönden de olgunluğa erişmiş olmak gerekir. Özellikle evliliğin ilk yıllarında çekilen maddi sıkıntılar, aile mutluluğunu olumsuz yönde etkilemektedir. Bu sebeple de evlilik kararı vermeden önce, öğrenimini tamamlamış olmak, bir iş edinmiş olmak, askerlik görevini yapmış olmak aranan şartlardır. Askerlik için yeni evlendiği eşinden, çocuklarından uzun süreli ayrı kalmak, genç çiftlerin evlilik hayatlarında sorunlara sebep olabilmektedir. Yine askerlik süresince ekonomik sıkıntılar çekilmesi de evlilik üzerinde olumsuz etkiler yapabilir.
Evliliğe karar veren kişilerin; sosyal, eğitim, ekonomik durum, kültürel yapı ve kişilik özellikleri bakımından benzer özelliklere sahip olması gerekir. Eşler arasında iyi iletişim kurulabilmesi, ortak zevklerin paylaşılabilmesi, eşlerin her yönden uyum içinde olabilmeleri ideal çözümdür. "Davul dengi dengine vurur." atasözü bu durumu en güzel şekilde özetler. Ancak evliliklerin tümünde bu uyumu bulabilmek güçtür. Eşler arsında ne kadar çok benzer yön varsa evlilik birliğinin uyum içinde sürmesi o kadar kolaylaşır.
Evliliğe karar vermede önemli bir konu da yakın akraba evliliklerinden kaçınmanın gerekliliğidir. Bazı hastalıklar kalıtsaldır. Yani anne ve babanın genleri ile çocuklara geçerler. Yarık damak- dudak gibi doğumsal anormallikler, hemofili gibi kan hastalıkları kalıtsal hastalıklara örnek olarak gösterilebilir. Anne ya da babada görünür bir hastalık olmasa bile, eşlerin kalıtsal bir hastalığın taşıyıcısı olmaları mümkündür. Anne ya da babadan birisi hastalık taşıyıcı ise hastalık çocuklarda ortaya çıkmayabilir. Bu durumda doğacak çocukların bazıları yine hastalık taşıyıcı olurlar. Hem anne hem baba hastalık genini taşıyorsa bunların çocuklarında hastalık ortaya çıkar. Aynı hastalığın genini taşıyıcı olarak bulundurma olasılığı, normal bir çiftte pek düşük bir ihtimalken, yakın akraba evliliklerinde bu ihtimal yüksektir. Yasal bir engel olmamasına rağmen evlilik kararı verirken çok titiz davranılmalı, yakın akraba evliliği yapılmamalıdır.
Ülkemizde, özellikle mal varlığının bölünmemesi amacıyla, kırsal kesimde sık sık akraba evlilikleri yapıldığı için bunların çocuklarında pek çok kalıtsal hastalığa rastlanmaktadır. b. Aile hayatına etki eden faktörler
Aile hayatında mutluluğu etkileyen çeşitli faktörler vardır. Bunlar, aile bireyleri arasındaki ilişkinin niteliği, aile bireylerini ilgilendiren sağlık sorunları, ekonomik sorunlar, işsizlik vb.dir. Evliliklerde sorunlar, tartışmalar olabilir. Aile içi tartışmalar, aile hayatının bir parçasıdır. Ancak sorunların çözümü ve tartışmalar sırasında açık yüreklilik ve hoşgörülü davranmak esastır. Kendini karşısındakinin yerine koyarak durumu değerlendirebilmek, tartışma konularını aile dışına taşırmamak gerekir. Eşler birbirlerine karşı saygılarını kaybetmemelidir. Saygı, sevgi ve hoşgörü ortamında çocuklar daha sağlıklı şekilde büyürler (Resim 5.3). Anne baba arasındaki iyi ilişkiler çocuklara da yansır. Huzursuz, geçimsiz, sürtüşmeli aile ortamlarında çocuklar, güvensizlik ve tedirginlik hissederler. Bu onların hem ruhsal hem de bedensel sağlıklarını etkiler.

Resim 5.4 Aileler istedikleri zaman çocuk sahibi olma hakkına sahiptir.

Birbirini seven eşlerin çoğunun çocuklarını da sevdikleri, çocuk sevgisinin eşleri birbirine yaklaştırdığı unutulmamalıdır. Tartışmaların, çocukların önünde ve onları da tartışma içine katarak yapılması, çocuk üzerinde yıkıcı etkiler yapar. Çocuk için güven içinde yaşamak büyük önem taşır. Bu güveni de anne babanın uyumlu beraberliğinde araması doğaldır.
Çocuk ıslahevlerinde ve ruh sağlığı merkezlerinde bulunan çocukların anne-baba anlaşmazlığı olan ailelerden geldiği belirlenmiştir. Yeterince sevilmeyen ya da sevilmediklerine inanan çocuklarda, çeşitli uyum sorunları ile birlikte birçok bedensel hastalıklar daha sık görülmektedir. Böyle çocukların vücutça ve ruhen iyi gelişemedikleri tespit edilmiştir.
Aile içi mutluluğun sağlanması, aile bütünlüğünün korunması için, aile bireylerinin görevlerini ve karşılıklı sorumluluklarını yerine getirmesi gerekir.
Ailenin her üyesi dayanışma ve iş bölümü içinde, ailenin beslenmesi, barınması, gelir sağlaması, savurganlığın önlenmesi gibi temel konularda elinden geleni yapmalıdır. Aile birliğinin korunması amacıyla iş bölümü ve dayanışma esas alınmalı, herkes kendine düşen görevi yerine getirmeye özen göstermelidir.
Aile birliğinin diğer sosyal kurumlarla olan ilişkisi, ailenin mutluluğunda rol oynar. Akrabalar ve komşularla sürdürülen uyumlu ilişkiler, aileye güven ve destek sağlar. Öte yandan okul ve iş yerindeki ilişkiler de aileyi doğrudan etkileyen faktörlerdir. Ailenin yaşama biçimi, günlerin nasıl geçirildiği, kimlerle görüşüldüğü sosyal hayatı belirler. Bunlar da aile hayatını olumlu ya da olumsuz yönde etkiler.
II. AİLE PLANLAMASI
1. Aile Planlamasının Tanımı
Ailelerin istedikleri zaman ve bakabilecekleri sayıda çocuk sahibi olabilmeleri için yürütülen çalışmalara, aile planlaması adı verilir (Resim 5.4). Aile planlaması hizmetleri ile hem istenmeyen gebelikleri engellemek hem de doğumlar arasındaki süreyi uzatmak mümkündür. Böylece aşırı doğurganlık önlenerek anne ve çocuk sağlığı korunmuş olur. Aile planlaması uygulamaları içinde bir diğeri de çocuk sahibi olamayan çiftlerin, çocuk sahibi olabilmeleri için alınan önlemlerdir. Aile planlaması, ana çocuk sağlığı, aile sağlığı ve toplum sağlığı için üzerinde titizlikle durulması gereken bir konudur. Çok eski çağlardan beri düşünülmesine rağmen, 1880'lerden sonra, önce Avrupa'da olmak üzere bilinçli aile planlaması çalışmaları başlamıştır. Özellikle İkinci Dünya Savaşından sonra birçok ülkede örgütlü olarak aile planlaması uygulamaları başlamıştır. Japonya ve Hindistan gibi bazı ülkeler, aile planlaması uygulamalarını bir devlet politikası hâlinde kabul etmişlerdir. Ülkemizde ise 1923'ten itibaren başlayan aile planlaması uygulamaları, 1965'ten sonra daha geliştirilmiş; ancak henüz istenen düzeye ulaşamamıştır. 1993 yılı verilerine göre gebelikten korunması gereken her 100 kadından biri, herhangi bir aile planlaması yöntemini kullanmaktadır. Oysa, ingiltere'de bu oran % 83'tür. (T.C. Sağlık Bakanlığı).
Aile planlaması kavramı, sık sık nüfus planlaması veya nüfus kontrolü kavramları ile karıştırılır. Aile planlaması, ihtiyacı olan çiftlerin gönüllü katılımı ile gerçekleşebilir. Nüfus planlaması ise, hızlı nüfus artışı gösteren ülkelerde, çeşitli önlemler alarak aşırı doğurganlığın önlenmesi ya da nüfus artış hızı düşük ülkelerde doğum oranını arttırmaya yönelik teşvik edici önlemler alınması anlamını taşır. Doğum kontrolü kavramı ise gebeliği önleyici yöntemler ve sürekli kısırlaştırma tekniklerinin uygulanması ile doğumların önlenmesidir. Yani aile planlaması, gönüllü katılım esasına dayanırken, nüfus kontrolü ve doğum kontrolü sert ve yaptırımcı önlemlere dayanır.
Şekil 5.1 Sık aralıklarla çok doğum yapılması anne ve çocuk sağlığını etkilemektedir.
2. AİLE PLANLAMASININ ANA ÇOCUK SAĞLIĞINA ETKİSİ
Çok ve sık doğum yapmanın hem anne hem de çocuk sağlığı açısından önemli sakıncaları vardır.

Sık ve çok doğum yapmanın ana sağlığına etkileri
İki yıldan kısa aralarla ve çok doğum yapan kadınlarda, gebelik, düşük ve doğuma bağlı ana ölümleri artar (Şekil 5.1).
Annenin üreme organlarına ait hastalıklar artış gösterir.
Sık ve çok doğum yapmaya bağlı olarak, gebelik ve doğuma bağlı tehlikeli durumlar ortaya çıkabilir.
Aşırı doğurganlık nedeniyle, istenmeyen gebelikleri sonlandırmaya yönelik olarak düşük ve kürtaj sayısı artabilir.
Anneleri kansız ve halsiz bırakır. Beslenme bozuklukları ortaya çıkar.
Aşırı doğurganlık sebebiyle annelerde gebe kalma korkusu ilepsikolojik sorunlar çıkabilir. Aile huzuru bozulabilir.

Sık ve çok doğum yapmanın çocuk sağlığına etkileri
Sık ve çok doğuma bağlı olarak prematüre ve düşük doğum ağırlıklı çocuk doğma riski artar.
Fetüs ve bebek ölümleri artar.
Çok ve sık doğuma bağlı olarak çocuklarda beslenme bozuklukları ortaya çıkar.
Çocuğun zekâsı, bedensel ve ruhsal gelişimi olumsuz yönde etkilenir.
Doğumsal anormallikler artar.
Annenin çocuklara ilgisi azalması sonucunda yetersiz sevgi gören çocukların, psikolojik sorunları ortaya çıkar. Beden ve ruh sağlığı bozulur.
Çocuk sayısı arttıkça ailenin beslenme ve giyecek harcamaları artar böylece kişi başına düşen eğitim ve eğlence masrafları kısıtlanır.

Aile planlamasının ana sağlığına olumlu etkileri
Gebelik, düşük ve doğuma bağlı ana ölümleri azalır.
Gebelik ve doğuma bağlı olumsuz sonuçlar azalır.
Kadın üreme organlarına ait hastalıklar azalır.
Annelerin kansızlık ve beslenme bozukluğu gibi rahatsızlıkları azalır.
İstenerek yapılan düşük ve kürtaj sayısı azalır.
Gebe kalma korkusuyla oluşan ruhsal sorunlar ve aile huzursuzlukları önlenir.
Ailenin ve toplumun beslenme, sağlık, eğitim, konut ve çevre şartlarının iyileştirilmesi sağlanır.
Ülkede sağlıklı anne sayısı artar.

Aile planlamasının çocuk sağlığına olumlu etkileri
Prematüre ve düşük doğum ağırlıklı bebek doğma ihtimali azalır.
Fetüs ve bebek ölümleri azalır.
Çocuklarda beslenme bozuklukları daha az görülür.
Çocukların zekâ, bedensel ve ruhsal gelişimi olumlu yönde etkilenir.
Doğumsal anormallikler azalır.
Daha iyi bakılan çocukların bulaşıcı hastalıklara yakalanma ihtimali azalır.
Yeterince anne ilgisi ve sevgisi gören çocukların psikolojik sorunları azalır.
Sağlıklı çocuk sayısı artar.
3. TOPLUM SAĞLIĞI AÇISINDAN AİLE PLANLAMASI
Aile planlaması hizmetlerinin yeterli kullanılması sonucunda,
Toplumda sağlıklı ana ve çocuk sayısı artar.
Hızlı nüfus artışının ekonomik gelişmeye, beslenmeye, konut durumuna, eğitime ve çevre şartlarına olumsuz etkileri azalır.
Tüm bunların sonucunda sağlıklı ve refah düzeyi yüksek bir toplum oluşur.

Bu yararlı sonuçları ile aile planlaması hizmetleri; gebelikten korunma yöntemlerinin uygulanması, aile planlaması eğitimi ve çocuk sahibi olamayan çiftlere yardım uygulamalarından oluşur.
Ülkemizde aile planlaması hizmetleri, sağlık evleri, sağlık ocakları, sağlık merkezleri, hastanelerin kadın hastalıkları ve doğum bölümleri, doğum evleri ile aile planlaması ve ana çocuk sağlığı merkezlerinde verilmektedir. Aile planlaması konusunda hizmet sunan kişiler; eğitilmiş ebeler, hemşireler, doktorlar ve kadın doğum uzmanlarıdır.
Tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de çiftler aile planlaması hizmetinden yararlanmalıdır.
Sağlıklı analar, sağlıklı çocuklar ve sağlıklı bir toplum için, bilimsel kurallara uygun bir aile planlaması yöntemi uygulamak gerekir. Seçilecek yöntem hakkında bilgi edinerek, kendileri için en güvenli, en az yan etkili, en uzun süreli yöntemi seçmek eşler arası iletişimi de olumlu yönde etkileyecektir.
III. ANA VE ÇOCUK SAĞLIĞI
1. Ana Sağlığı
Sağlık hizmetleri açısından, evli olsun olmasın, çocuk sahibi olsun olmasın, doğurganlık çağındaki kadınlara ana denir. Ana dendiğinde 15-49 yaş arası kadınlar anlaşılır. Nüfus ve Vatandaşlık İşleri Genel Müdürlüğünün 2005 yılı verilerine göre ülkemizde genel nüfusun % 27'sini doğurgan çağdaki kadınlar oluşturmaktadır. 0-14 yaş arası çocuklar da nüfusun % 27'sini oluşturduğuna göre, ana çocuk sağlığı hizmetleri dendiğinde nüfusun % 54'ünü ilgilendiren bir hizmetten söz edilmektedir. Ana ve çocuk yaş grupları:
Genel nüfus içindeki paylarının yüksek olması,
Yaşadıkları fizyolojik özellikler (büyüme, gelişme, gebelik, doğum ve lohusalık) sebebiyle, sağlık açısından daha duyarlı olmaları ve risk taşımaları,
Sağlık durumlarının istenen düzeyde olmaması sebebiyle pek çok ülkede olduğu gibi ülkemizde de sağlık sorunları içinde öncelikli grupları oluşturmaktadır.
a. GEBELİK DÖNEMİ
Erkek üreme hücresi olan spermin, kadın üreme hücresi olan yumurta (ovum) ile birleşerek döllenmesinden, doğuma dek geçen süre gebelik adını alır. Gebelik dönemi ana sağlığını etkileyen en önemli faktörlerdendir.
Ergenlik döneminden itibaren kadınlarda ortalama 28 günde bir (22-35 gün) 3 ilâ 7 gün kadar süren âdet kanamaları olur. Bir âdet kanamasından hemen sonra rahim içi dokusu, hormonların etkisi ile olası bir gebelik için hazırlanır. Âdet kanamasının başlangıcından ortalama 14 gün sonra yumurtalıkların birinden olgunlaşmış yumurta hücresi bırakılır. Eğer yumurta hücresi döllenmezse bırakıldıktan yaklaşık 14 gün sonra rahim içi dokusuyla birlikte kanama (aybaşı, regl) ile atılır. Bu olaylar âdet döngüsü adını alır ve âdetten kesilene (menopoz) kadar her ay devam eder. Âdetten kesilme yaşı, kadından kadına değişmekle birlikte Türk toplumu için 45- 49 yaş arasıdır. Âdetten kesildikten sonra yumurta hücresi bırakılmadığından gebelik ihtimali ortadan kalkar.
Kadının yumurtlama döneminden hemen sonra yumurtanın erkek üreme hücresi olan spermlerden biri ile birleşmesi durumunda döllenmeden söz edilir. Bu birleşme sonunda oluşan zigot yumurtalık kanalından rahme doğru ilerler. Embriyo rahme ulaştıktan sonra hazırlanan yumuşak ve bol damarlı dokuya yerleşir. Burada gelişmesine devam eder. Gebelik süresince hormonların etkisiyle âdet kanaması oluşmaz ve rahim içi dokusu bozulmaz.
Kadının döllenme borusundaki yumurtayı, spermin döllemesiyle gebelik başlar. Gebeliğin normal süresi ortalama 280 gün (40 hafta)dür. Bu süre içinde rahim içinde bir kese oluşur. Anne karnındaki fetüs, damarlı bir doku olan plasentaya (eş) göbek kordonu aracılığı ile bağlıdır. Plasenta, anneden bebeğe gerekli maddelerin geçişini sağlar. Fetüsü saran kese içinde amniyon sıvısı denen bir sıvı bulunur; fetüs bu sıvı içinde yüzer.

Resim 5.5 Gebeliğin ortaya çıkmasıyla birlikte kadınlarda birçok değişiklikler olur.

Sistemik hastalıklar: Kalp, şeker, tüberküloz, böbrek yetmezliği gibi hastalıklar.

Resim 5.6 Gebeliğin izlenmesinde ultrason görüntülerinden yararlanılır.

1. Gebelik belirtileri
Gebeliğin oluşması ile birlikte kadınlarda birçok değişiklikler ortaya çıkar (Resim 5.5). Bu belirtiler şunlardır:
• Âdet kanamasının olmaması
•Bulantı ve kusma
•Memelerdeki büyüme, dolgunluk ve duyarlılık
•Meme uçlarındaki kahverengi halkanın büyümesi ve koyulaşması, üzerinde kabarcıklar belirmesi
•Deri renginin koyulaşması
•3. aydan sonra karında büyüme
•4. aydan sonra bebek hareketlerinin hissedilmesi
•Büyüyen rahmin idrar torbasına baskısı sonucu sık idrara çıkma. Bu belirtilerin büyük bir kısmı gebeliği düşündürmekle birlikte kesin olarak gebelik tanısı için bazı tetkikler yapılması gerekir.

Bunlardan başlıcaları şunlardır:
•İdrar ve kanda hormon tetkiki
•Ultrasonografi (Resim 5.6)
•Çocuğun kalp seslerinin alet yardımı ile duyulması
2. GEBELİK DÖNEMİNDE BAKIM
Gebelik düşünüldüğünde öncelikle bir sağlık kuruluşuna başvurularak tam bir sağlık kontrolünden geçmek gerekir. Böylelikle gebelik sırasında artabilecek bedensel hastalıkların olup olmadığı, anne ile baba arasında kan uyuşmazlığının bulunup bulunmadığı tespit edilebilir. Önceden yapılan bu muayene sonunda annenin ve bebeğin zarar göreceği durumların oluşması engellenebilir. Böyle hâllerde gebelik ertelenebilir; hatta gerektiğinde gebe kalmaktan vazgeçilebilir.
Gebelik oluştuğundan kuşkulanan anne adayı, .hemen bir sağlık kuruluşuna başvurmalıdır. Böylece gebelik tanısını kesinleştirmek mümkündür. Erken dönemde gebelik tanısını kesinleştiren anne adayları, buna göre daha dikkatli davranabilir. Anne adayları, gebelik süresince belli aralıklarla sağlık kontrolüne gitmelidir. Küçük yerleşim birimlerinde ebeler, bu düzenli kontrolleri yaparlar; gerek gördüklerinde gebe kadını doktora ya da hastaneye sevk ederler. Son aylara dek ayda bir kez yapılan kontroller, son ayda daha sıklaştırılır. Ancak muayene süresi gelmese bile gebe kadın, kendisinde bazı rahatsızlıklar hissediyorsa derhal sağlık kuruluşuna başvurmalıdır. Gebelik boyunca yapılacak kontrollerin çeşitli amaçları vardır:

Resim 5.7 Gebelik döneminde annenin sağlık durumu kontrol edilir. Kan basıncı ölçülür, gerekli tetkikler yapılır.

Annenin sağlığını bozabilecek durumlar kontrol edilir. Kan basıncı ölçülür (Resim 5.7). İdrar tetkiki yapılır. Ağırlık artışı izlenir. Sistemik hastalıkların varlığı araştırılır. Böylece gebeliğin devam edip etmeyeceği, doğumun ne zaman ve nasıl gerçekleştirileceği ve hastalık varlığında tedavi planlanabilir.
Bebeğin gelişimi izlenir. Annenin ağırlık artışı, bebeğin gelişiminin bir göstergesidir. Anne adayının gebelik boyunca 10-13 kg alması gerekir. Bu artış, ilk üç ayda 1,5 -2 kg kadar olmalıdır. Annenin ağırlık artışı yetersiz ise bebeğin gelişimi de geri kalır. Aşırı kilo alma da bebeğin gelişimini olumsuz etkiler.
Bebeğin anne karnındaki duruş şekli, özellikle son aylarda doğum şeklinin belirlenmesine yardımcı olur.
Bebek kalp atımlarının sayısı ve düzgünlüğü izlenir. Bunlar bebek sağlığının göstergesidir.
Gebeliğin 5. ayından itibaren 1 ay ara ile iki kez tetanos aşısı yapılmalıdır. Böylece annede oluşan antikorlar, plasenta yolu ile bebeğe de geçerek yeni doğan bebeğin tetanos olmasını engeller.
Anne-baba arasında kan uyuşmazlığı olup olmadığı kontrol edilerek gerekli önlemler alınır. Doğumun, gereğinde kan değişimi yapılabilecek bir merkezde yapılması sağlanır.
Anne adayına, gebelik, doğum ve bebek bakımı konusunda bilgi verilir. Böylece gebelik takipleri sırasında, gebenin anneliğe hazırlanması da sağlanabilir.
Gebelik muayeneleri dışında her anne adayının mutlaka uyması gereken bazı kurallar vardır:
Sağlıklı bir gebelik geçirilebilmesi için hekim önerisi olmadan ilaç kullanılmamalıdır. Özellikle ilk üç ayda olmak üzere, gebelikte kullanılan ilaçlar bebekte doğumsal bozukluklara, sakatlıklara sebep olabilir.
Gebelik döneminin sağlıklı geçirilebilmesi ve bebeğin iyi gelişmesi için gebelikte dengeli ve yeterli beslenme gerekir. Yetersiz beslenme kadar aşırı beslenme de hem anne hem bebek için zararlıdır. Bu sebeple, "gebenin iki canlı olduğu için iki kat fazla yemesi gerektiği" düşüncesi hatalıdır. Gebe kadın, vitamin ve minerallerle desteklenmiş bol proteinli bir beslenme düzenine uymalıdır. Fazla kalorili, şekerli, karbonhidratlı, yağlı, gaz yapıcı yiyeceklerden uzak durulmalıdır. Gebelikte, özellikle demir ve kalsiyum içeren besinlerin alınmasına özen gösterilmelidir (Resim 5.8).
Bazı gebelerde, yiyeceklere karşı aşırı istek duyulabilir. Aşerme olarak adlandırılan bu durum psikolojik yönü de olabilen normal bir olaydır. İstek duyulan yiyeceklerin mutlaka yenmesi gerektiği, yoksa çocuğun sakat olacağı düşüncesi yanlıştır.
Bazen gebeler sabun, toprak gibi maddelere karşı istek duyabilirler. Özellikle toprak yeme, demir yetersizliğine bağlı kansızlığın bir göstergesi olabileceği için sağlık personeline danışmalı ve gerekli tetkikler yapılarak önlem alınmalıdır.
Gebelikte röntgen ışınlarına maruz kalınmamalıdır. Özellikle bebeğin organlarının oluştuğu ilk üç ayda, röntgen ışınlarına maruz kalma, bebekte doğumsal bozukluklara ve sakatlıklara sebep olabilir.
Gebenin bazı hastalıklara yakalanması, bebek açısından büyük sakıncalar yaratabilir. Gebeliğin ilk üç ayında anne adayının kızamıkçığa ya yakalanması, bebeğin ölmesine ya da bebekte doğumsal bozukluklar oluşmasına sebep olabilir. Böyle bir durumda tıbbi yöntemlerle gebelik sonlandırılabilir. Anne adayının toksoplazmozis gibi bazı enfeksiyon hastalıklarına yakalanması da düşüklere ve sakatlıklara yol açabilir.
Gebelikte vücudu sıkmayan, rahat ve bol giysiler giyilmelidir (Resim 5.9). Sıkı pantolon, tayt, beli sıkan kemer, sıkı lastikli çorap gibi kan dolaşımını engelleyen giysiler kullanılmamalıdır. Ayakkabılar rahat olmalı, yüksek ökçeli olanlar kullanılmamalıdır.
Gebeler çok uzun ve yorucu seyahatlere çıkmamalı, gerektiğinde doktora danışarak yolculuk yapmalıdırlar.
Anne sağlığını etkileyen çeşitli faktörler, ölümlere sebep olabilmektedir. Anne ölümleri doğrudan gebelik, doğum ve lohusalığa bağlı olarak meydana gelen ölümlerdir. Ülkemizde her yıl binlerce kadın bu yüzden hayatını kaybetmektedir. Ana ölüm oranının yüksek olması, o ülkenin genel sağlık düzeyinin düşük olduğunu gösterir.

Lohusalık: Doğumdan sonraki 6 haftalık süre. Bu dönemde, gebelikte büyüyen rahim eski hâlini alır.
Post matüre bebek: 40 haftadan sonra doğan bebeklere verilen addır.
Travma: Canlı üzerinde beden ve ruh açısından önemli ve etkili yaralanma belirtileri bırakan durum.

Resim 5.8 Gebelik döneminde yeterli ve dengeli beslenmeye önem verilmelidir.

Şekil 5.2 Doğumun safhaları
b. DOĞUM
Gebelik süresi 40 haftaya ulaştığında, hormonların etkisi ile rahim kasları kasılmaya başlar. Bu kasılmalar, rahim içindeki oluşumları dışarı atmaya yöneliktir. Kasılmalar, önce aralıklı ve düzensizdir; giderek sıklaşır ve kasılma süresi uzar. Her kasılma, annenin sancı duymasına sebep olur. Kasılmalar giderek sürekli hâl alır. Bu arada rahim ağzı genişler. Fetüsü saran kese patlar, amniyon sıvısı boşalır. Daha sonra, bebek rahimden, doğum kanalından ve dış üreme organından dışarı çıkar. Bebeğin doğumundan yaklaşık 10-30 dakika sonra plasenta da dışarı atılır. Böylece doğum olayı tamamlanmış olur (Şekil 5.2).
Normal yolla doğum yapılamayan durumlarda anneye karından yapılan sezaryen ameliyatı ile bebek doğurtulabilir. Bebek kalp atımlarının bozulması, annenin doğum yolunun bebeğin geçişine uygun olmayacak şekilde dar olması, bebeğin ters pozisyonda olması gibi bebek ve anne hayatını tehdit eden durumlarda bu ameliyat kaçınılmazdır.
Gebeliğin normal süresinin 40 hafta olmasına karşılık, bu süre daha kısa ya da uzun olabilir. 28-37 hafta arasında doğan bebeklere prematüre (tam olgunlaşmamış) bebek denir. Bebeğin anne karnında kaldığı süre, normal süreye ne kadar yakınsa bebeğin olgunlaşma ve yaşama şansı o kadar fazlalaşır. Erken doğma ihtimali olan bebeklerin yaşama şansının arttırılabilmesi için hastane ortamında doğurtulmaları ve yakın kontrolleri gerekir. Erken doğumlar, annenin beslenme bozukluklarına, yüksek tansiyon, ateşli hastalık, kadın üreme organlarına ait bozukluklar ya da diğer sistemik hastalıklara sahip olmasına, ani üzüntü ve travma geçirmesine bağlı olarak ortaya çıkabilir. Az gelişmiş ülkelerde erken doğum olayları daha sık görülmektedir.
Gebelik 28 haftadan önce sonlanırsa bu olaya düşük adı verilir. Bu durumlarda bebek yaşayamaz. Ülkemizde düşük olaylarına çok sık rastlanmaktadır. Ortalama olarak her 5 doğuma karşı 1 düşük olayı görülmektedir. Bu oranın bu kadar yüksek olmasının sebebi, aile planlamasının iyi uygulanmaması sonucunda istenmeyen gebeliklerin tehlikeli yöntemlere başvurularak sonlandırılmak istenmesidir.
Bazı durumlarda anne ve bebek sağlığının korunması açısından gebeliğin, hekimler tarafından sonlandırılması gerekebilir. Sonlandırma işlemi 28 haftadan önce yapılmışsa buna tıbbi düşük denir. Anne ve baba tarafından istenmeyen gebeliklerin, 10 haftaya kadar, hekimler tarafından sonlandırılması yasal olarak mümkündür. Ancak bu sonlandırma işleminin de bazı tehlikeleri bulunmaktadır.
Gebelik, bebekte sinir sistemi gelişimine bağlı bozukluklar gibi bazı durumlarda 40 haftadan uzun sürebilmektedir. Böyle doğan bebeklere post matüre bebek denir. Post matüre bebekler bedensel ve zihinsel zarar görebilir veya ölebilirler. Bu sebeple normal süreyi 1 hafta geçen gebelikler tıbbi yöntemlerle

Emziklilik: Lohusalıktan sonraki, emzirmenin devam ettiği süredir.
c. LOHUSALIK, EMZİKLİLİK DÖNEMİ VE BAKIMI

Doğumun tamamlanmasından sonraki 6 haftalık süre lohusalık olarak adlandırılır (Resim 5.10). Bu dönemde, gebelik boyunca büyüyen rahim eski hâlini alır. Lohusalık döneminde hipofiz besinden salgılanan prolaktin hormonunun etkisi ile kadında meme bezleri süt salgılamaya başlar. Annenin bebeğini emzirmeyi sürdürdüğü süre ne olursa olsun, bu dönem emziklilik adını almaktadır. Lohusalık döneminde doğum yolundan önce kanlı, giderek pembe ve beyazımsı bir akıntı olur. Bu değişiklikler sebebiyle hem doğum yolunda hem de memelerde iltihaplanma ihtimali artar. Doğum sırasında temiz olmayan aletlerin kullanılması, temizlik kurallarına uyulmaması, rahim içinde parça kalması gibi durumlar iltihaplanma riskini arttırır. Doğum sonrası annenin temizliğe dikkat etmemesi de iltihaplanma ihtimalini arttıran bir etkendir. Doğum yolundan başlayan iltihaplanma, rahme, karın içine ve tüm vücuda yayılabilir. Lohusa humması (al basması) denen bu olay yüksek ateşe sebep olur. Doğum yolundan kötü kokulu, bol akıntı gelebilir. Nabız hızlanması, karın ağrısı, bulantı, kusma, şok, hatta ölüm gelişebilir. Her yıl ülkemizde 1500 kadının ölmesine sebep olan lohusa humması, mikrobik, ateşli bir hastalık olup kurdele bağlama, şerbet içirme gibi yöntemlerle düzelemez. Lohusa bir kadında yüksek ateş, nabız hızlanması, karın ağrısı gibi yakınmaların varlığında acilen bir hekime başvurmak gerekir. Memelerin iyi boşaltılmaması, temizliğine dikkat edilmemesi, emzirme tekniğine iyi uyulmaması meme başı çatlaklarına ve meme iltihaplanmasına sebep olabilir. Memede kızarma, ağrı, ateş gibi belirtilere sebep olan iltihaplanma tıbbi tedavi gerektirir. Lohusalık ve emziklilik döneminde, hekim önerisi olmadan göğüslere merhem sürülmemelidir. Anne sütü çatlamayı engelleyecek yumuşaklığı sağlayabilir. Emzirmeden önce sadece kaynatılıp soğutulmuş suyla meme başının temizlenmesi yeterli olur.
Lohusalık ve emziklilik döneminde önemli bir konu da annenin beslenmesidir. Gebelik sırasındaki kayıpların yerine konabilmesi, yeterli süt yapılabilmesi için annenin daha fazla besine ve daha düzenli beslenmeye ihtiyacı vardır. Annenin günde 3000 kalori alacak şekilde ve bol sıvı alarak beslenmesi gerekir. Emzikli anne, yeterli enerji ve besin maddelerini alamadığı zaman kendi vücut dokularını kullanarak süt salgısını sürdürmeye çalışır. Bu durumda bebek için yeterli süt salgılanamadığı gibi, anne de zayıflar, direnci düşer, kemik ve dişlerinde kalsiyum kaybı ve vücudunda demir eksikliği ortaya çıkar. Lohusalık ve emziklilik döneminde, annenin sağlığının korunabilmesi, bebeğin gelişebilmesi ve yeterli süt salgılanabilmesi için enerji verici, protein, demir, kalsiyum ve çeşitli vitaminlerce zengin besinlerle dengeli beslenilmesi gerekir. Halk arasında lohusalığın ilk günlerinde anneye su vermeme şeklinde yanlış bir inanış vardır. Özellikle bu dönemde süt salgılamasının bol sıvı besinler ve su alınması ile ilişkisi olduğu için bu yanlış inanışa uyulmamalıdır.
Lohusalık döneminde annenin eski gücünü kazanabilmesi için dinlenmesi, ağır işlerden ve stresten korunması gerekir. Bu konuda aile, özellikle de eş anneyi desteklemelidir.
Gebelik boyunca zayıflayan, gevşeyen karın ve bel kaslarının tekrar güçlenebilmesi için düzenli olarak egzersiz yapılmalıdır. Doğumdan hemen sonra başlatılan ve giderek arttırılan egzersizler sayesinde annenin bel ağrısı, karında yağlanma ve sarkma gibi şikâyetleri engellenebilir.
2. ÇOCUK SAĞLIĞI

Sağlıklı bir topluma sahip olmanın yolu sağlıklı çocuklara sahip olmaktan geçmektedir (Resim 5.11). Çünkü erişkinlerde görülen bazı sağlık sorunları, çocukluk döneminden kaynaklanmaktadır. Ülkemizde 1960'h yıllarda 1000 canlı doğumda 208 olan bebek ölüm oranı, 1993 yılında 1000 canlı doğumda 52,6'ya, 2005 yılında da 1000 canlı doğumda 24'e düşmüş olmasına rağmen hâlen, gelişmiş ülkelere göre yüksek bir orandadır. Bebek ölümlerini etkileyen faktörler arasında annelerin doğum sayısının artması, annenin eğitim düzeyi, bölgenin sosyoekonomik düzeyi sayılabilir. Bununla birlikte ülkemizde çocuklar ishal, zatürre, kızamık gibi korunulabilen ve tedavisi mümkün hastalıklardan ölmektedir. Bu bilgiler ışığında ülkemizde çocukların hâlen önemli sağlık sorunları olduğu söylenebilir. Çocukların sağlık düzeyini yükseltmenin en önemli yolu, ana babaları çocuk sağlığı konusunda eğitmektir.

Resim 5.12 Bebeklerin ağırlığı ölçülerek büyüme ve gelişmesi takip edilmelidir.

İstatistik açıdan 0-15 yaş arasındakiler çocuk olarak kabul edilmesine rağmen, ana çocuk sağlığı hizmetleri açısından 0-6 yaş arası, çocuk olarak kabul edilmektedir. 7-15 yaş arası ise okul sağlığı hizmetleri arasında incelenmektedir.
a. BÜYÜME VE GELİŞME
Çocuk sağlığının önemli bir adımı çocuğun büyüme ve gelişmesinin izlenmesidir. Özellikle 0-6 yaşlar arasında çocukların bir sağlık personeli tarafından izlenmesi ve muayene edilmesi gerekir. Bu izleme sırasında çocuğun ağırlığı (Resim 5.12), boyu, baş çevresi, diş çıkarması gibi büyüme ile ilgili ölçümleri yapılır ve hastalıklarının erken dönemde tanınabilmesi için muayeneleri yapılır. Aileye, beslenme ve bakım konusunda bilgi verilir.
Türkiye standartlarına göre, zamanında doğan bir bebek 48-50 cm boyunda ve 3000-3500 g ağırlığındadır. Yeni doğan bebeklerin % 95'i 46-50 cm boyundadır. 2500-4500 gram arası ağırlık normal kabul edilir. 2500 gramın altındaki bebekler iyi gelişmemiş ya da prematüre kabul edilir. İri doğan bebeklerin annelerinde şeker hastalığı ihtimali araştırılmalıdır. Genel olarak çocuklar 5. ayda doğum kilosunun 2 katına, 1 yaşında 3 katına erişirler. 1 yaşın sonunda boyları doğurn uzunluğunun 1,5 katına erişir.
0-1 aylık çocuklar yenidoğan, 1-12 aylık çocuklar süt çocuğu (Resim 5.13), 1 -6 yaş arası çocuklar oyun çocuğu, 6-12 yaş arası çocuklar ise okul çocuğu adını alırlar. Yaş gruplarına göre büyüme ve gelişme takibi yapılması daha uygun olur.
Resim 5.13 1-12 ay arası süt çocukluğu dönemidir.
Çocuklar, sağlık ocaklarında, bölgesinden sorumlu ebe ya da hekim tarafından 2, 4, 6, 9 ve 12. aylarda muayene edilmelidir. 2. yaşta 6 ayda bir, 3-6 yaşlar arasında yılda 1 kez muayene gereklidir. Bu muayenelerde çocukların boy ve ağırlıkları da takip edilerek standart ölçüm değerleri ile karşılaştırılır ve çocukların büyüme ve gelişmelerinin nasıl olduğu değerlendirilir.

Resim 5.14 18 aylık çocuklar

Resim 5.15 2 yaşındaki çocuk

Resim 5.16 5 yaşındaki çocuk

Bıngıldak: Kafatası kemikleşmeden önce kemiklerin birleşme yerlerinde bulunan kıkırdak bölümü.

Yenidoğan bebek: Sırtüstü yatınca dizlerini karnına çeker, kollarını kıvırır, yüzüstü yatarken başını yana çevirebilir. Emme ve yakalama refleksleri vardır.
1 aylık bebek: Yüzüstü yatırılınca başını kaldırmaya çalışır. Elinden tutulup kaldırılırsa başını tutamaz, geriye düşer.
3 aylık bebek: Yüzüstü yatırılınca kollarından destek alarak başını yukarı kaldırır, sağa sola çevirir. Ellerinden tutulup oturur duruma getirilince başını tutabilir. Konuşmalara gülümser, ses çıkarır. Arka bıngıldağı kapanır.
4 aylık bebek: Sırtüstü yatarken eline verilen çıngırağı tutar, sallar. Başını dik tutabilir.
5 aylık bebek: Yattığı yerde yuvarlanıp ters döner. Yanına konan eşyaları kendisi alabilir. Yere düşen oyuncağını gözü ile izleyebilir.
6 aylık bebek: Destekle oturabilir. Yabancıları ayırt eder. Yüzüne konan örtüyü çekip "cee" yapar. Alt çenede iki orta kesici dişi çıkar. Her şeyi ağzına götürür.
8 aylık bebek: Destekle yatar konumdan oturur hâle geçer. Eşyaları atarak oynar. "Baba", "mama" gibi sözcükleri tekrar edebilir. Üst ortada iki kesici diş çıkar.
9 aylık bebek: Destekle ayakta durabilir. Geri geri emekler. Yerden boncuk, düğme gibi küçük cisimleri alabilir.
10 aylık bebek: Yatarken kendi kendine kalkıp oturabilir. Yardımsız ayağa kalkar. İşittiği kelimeleri tekrarlamaya çalışır. El çırpar, "hoşça kal" anlamında el sallar.
11 aylık bebek: Elinden tutunca yürüyebilir. Eğilip oyuncağını yerden alır. Birkaç kelime söyleyebilir.
13 aylık çocuk: Kendiliğinden yürüyebilir. Söylediği kelime sayısı artar. Top ile oynar. 6-8 dişi vardır.
18 aylık çocuk: Koşabilir. Zıplar, sık sık düşer. 8-10 kelime söyler. Kaşıkla bir şeyler yiyebilir. Bıngıldağı kapanır. 12 dişi vardır (Resim 5.14).
2 yaşında çocuk: Merdiven iner çıkar. Organlarını tanır. Tuvalet ihtiyacını bildirir. Eşyalara tırmanır. Üç kelimelik cümleler kurar. 16 dişi vardır (Resim 5.15).
3 yaşında çocuk: Kalem tutar. 4-5 kelimelik cümle kurar. Şarkı söyler, soru sorar. Kendi giyinip soyunabilir.
4 yaşında çocuk: Sayı sayar. Renkleri tanır. Grup oyunlarına katılır. Masal anlatır. Tuvaletini kendisi yapar.
5 yaşında çocuk: Yaşını bilir. Resim çizer, renkleri bilir. Ayakkabılarını bağlar (Resim 5.16).
6 yaşında çocuk: Ona kadar sayar, sağını solunu bilir, paraları tanıyabilir.

Büyüme ve gelişmeyi olduğu kadar çocuk sağlığını da etkileyen çeşitli faktörler vardır. Bunlardan genetik bozukluklar, ruhsal ve bedensel hastalıklara sebep olarak çocuk sağlığını olumsuz etkiler. Örneğin, Down Sendromu denen genetik bozukluk zihinsel ve bedensel yetersizliklere sebep olur. Hemofili denen genetik geçişli hastalık ise kanama ve pıhtılaşma bozukluğuna yol açarak sağlığı olumsuz etkilemektedir.

Resim 5.17 Bebekler mümkünse hergün yıkanmalıdır.

Annenin gebelik dönemini etkileyen faktörler, dünyaya gelecek çocuğun sağlığını da doğrudan etkilemektedir. Annenin gebelikte radyasyona maruz kalması, röntgen çektirmesi, ilaç kullanması, ateşli hastalıklar geçirmesi bebek sağlığını olumsuz etkilemektedir. Örneğin annenin kızakmıkçık geçirmesi bebekte çeşitli organ bozukluklarına sebep olmaktadır.
Doğum sırasında çocuğun anne karnında oksijensiz kalması, boynuna kordon dolanması da çocuk sağlığını olumsuz etkileyen durumlardır. Bunlar özellikle merkezî sinir sisteminde kalıcı hasara yol açabilen faktörlerdir. Doğumdan sonraki ilk ay, çocuğun hayatta kalması için çok önemli bir dönemdir. Çocuğun dış ortama uyumunun sağlanabilmesi ve olumsuzluklardan korunabilmesi için, iyi bakım ve nitelikli bir sağlık hizmeti alması gerekir. Doğum sonrası iyi ve dengeli beslenme ile bağışıklama, çocuk sağlığını olumlu yönde etkileyen etmenlerdir. Dengeli ve yeterli beslenen çocukların hastalıklara karşı direnci artar; büyüme ve gelişmesi yeterli olur. Bağışıklama ise hastalıklara karşı direnç kazanmasını sağlar. Böylece sağlığı olumlu yönde etkiler.
b. ÇOCUK BAKIMI
Çocukların sağlıklı yaşaması, düzenli büyüyüp gelişmesinde anne bakımının büyük önemi vardır. Anne bakımının yanı sıra doğumdan itibaren düzenli aralarla sağlık kontrolüne gidilmesi gerekir. Böylece hem çocuğun büyüme ve gelişmesinin normal olup olmadığı değerlendirilir hem de herhangi bir sağlık sorununun erken tanınabilmesi mümkün olabilir. Anneye bebek bakımı ve beslenmesi konusunda bilgi verilir. Hastalık veya gelişme bozukluklarının varlığında kalıcı hasarlar oluşmadan tedavisi yapılır.
Çocuk bakımının önemli bir aşaması temizliktir. Sağlığın korunmasının en önemli ilkesi olan temizlikten, sık sık yapılan alt temizliği ve banyo uygulamaları anlaşılır. Küçük bebeklerin çok sık idrar ve gaita yaptığı göz önüne alınarak sık aralarla altları temizlenmelidir. Bu temizlik önden arkaya doğru yapılmalı, duru su kullanılmalıdır. Bebeğin altı iyice kurulanmalıdır. Doktor önerisi olmadan pudra, krem, merhem kullanılmamalıdır. Kullanılan alt bezlerinin bir kullanımlık hazır bezler olması tercih edilir; ancak bunlar ekonomik yönden pahalıdır. Pamuklu bez kullanılıyorsa bezlerin sabunlu su ile yıkanıp kaynatılması ve çok iyi durulanması gerekir. Bu önlemler, bebeğin kasık ve kalçalarında pişik oluşmasını engelleyebilir. Bebekler genellikle meme emerken altını ıslatır. Bu nedenle özellikle emzirdikten sonra altları değiştirilmelidir.
Sağlıklı bir bebeğe mümkünse her gün banyo yaptırılmalıdır (Resim 5.17). Çünkü banyo deriyi canlandırır, kan dolaşımını arttırır. Özellikle yazın banyo bebeği serinletir, rahat uyumasını sağlar, huzursuzluğunu giderir. Sık yıkanan bebeklerde, hastalık etkeni mikroorganizmalar barınamaz. Bebekleri yıkadıktan sonra besleyip yatırmak en iyisidir. Bebekler mümkün olduğunca açık havaya çıkarılmalı ve aşırıya kaçmadan güneşlendirilmelidir. Bebeğin kemiklerinin gelişmesi için gerekli olan D vitamini, güneş ışınlarının etkisi altında vücutta yapılmaktadır. Bu sebeple hava sıcaklığının 20 °C üstünde olduğu günlerde bebek açık havada güneşlendirilmelidir. Bu sırada kol ve bacaklar açıkta bırakılmalı, başında ise koruyucu şapka bulundurulmalıdır.
Açık havada gezmek bebeği sakinleştirir, iştahını açar. Gezdirme süresi birkaç dakikadan 2 saate kadar uzatılabilir. Kışın doğan bebekler güneşlendirilemeyeceği için ağızdan D vitamini verilmelidir. D vitamini yetersizliği, raşitizm denen kemiklerde şekil bozukluklarına sebep olan bir hastalığa yol açar. Bebek bakımında bir diğer önemli nokta giyimdir. Halk arasında bebeklerin üşümemesi, fazla hareket etmemesi için kundaklanması gerektiği şeklinde bir alışkanlık vardır. Kundaklama, doğuştan kalça çıkığının gözden kaçmasına ya da ilerlemesine sebep olabilir; bebek hareketlerini engeller.

Laktoz: Süt şekeri, sütte bulunan bir disakkarit.

Kalça çıkığı tedavisinde bacakların birbirinden ayrık olarak durması çok önemlidir; oysa kundaklama buna imkân vermez. İlerde önemli sakatlıklara sebep olabilen doğuştan kalça çıkığının en etkili tedavisi için, bol ve geniş ara bezi kullanılmalıdır. Bebeğe pamuklu ve rahat giysiler giydirilmelidir. Bebek kundağa sarılmamalıdır.
c. ÇOCUK BESLENMESİ
Bebekler için en besleyici ve sindirimi en kolay olan besin, anne sütüdür. Anne ve bebek açısından birçok yararı olan anne sütü, inek sütü ile aynı enerjiyi sağlar (100 mL'de 65 kalori). İçerdiği proteinin miktarı ve kalitesi bebeğin büyümesi için ideal düzeydedir. İçerdiği yağ oranı, inek sütü ile aynı olmasına karşı, elzem yağ asitlerince inek sütünden 5 kat zengindir. İnek sütünden daha fazla laktoz içerdiği için daha tatlıdır. Önemli bazı amino asitler anne sütünde bulunmaktadır. Anne sütü, bebeği hastalıklardan koruyan antikorlarca zengindir. Özellikle doğumdan sonraki 2-3 günde salgılanan ilk anne sütü (ağız, kolostrum), antikorlar bakımından çok zengin olduğu için mutlaka bebeğe verilmelidir. Anne sütü, bağırsak enfeksiyonlarından ve alerjik reaksiyonlardan bebeği korur. Ekonomiktir; pişirilme, ısıtılma gibi uygulamaları gerektirmez; her zaman hazırdır ve temizdir. Ayrıca emzirme, anne ile bebek arasında sıcak bir iletişim sağlar. Bebek ve anne arasındaki sevgi bağı doğumdan hemen sonra emzirme ile oluşur (Şekil 5.3).
Yeni doğan bebek, normal şartlarda doğumdan hemen sonra annesinin yanına verilmeli ve emzirilmelidir. İlk saatlerde süt olmayabilir ancak emzirilme işlemi hormonal uyarı ile süt salgılanmasını sağlar. Annenin aldığı ilaçlar, anne sütü ile bebeğe geçeceği için emziren annelerin durumu doktorlarına bildirilmeli ve hekim önerisi olmadan ilaç kullanmamaları sağlanmalıdır.
Anne sütü, ilk aylarda bebek için tamamen yeterlidir. En az 4-6 ay anne sütü verilmelidir. Bu süre içinde su bile verilmesine gerek yoktur. Çünkü bu durumda bebek, anne sütünden daha iyi yararlanmakta ve bağırsaklarında çeşitli bakterilerin üremesi engellenmektedir. Emzirme aralıkları, özellikle ilk zamanlarda, bebek her ağladığında daha sonra 3-4 saatte bir emzirilerek düzenlenmelidir. Bebeğin 3-4 saatten fazla uyuması aşırı acıkmasına ve kan şekerinin düşmesine sebep olabileceği için bebek uyandırılarak emzirilmelidir.
Emzirilen bebek, sütü yutarken birlikte hava da yutmaktadır. Bu sebeple midesinde gaz olur ve bu gaz karın ağrısı ile kusmaya sebep olur. Emzirmeden sonra anne, omzuna temiz bir bez koyup bebeği dik konuma getirmeli, sol eli ile bebeği tutup omuzuna bebeğin başını dayamalıdır. Sağ eli ile bebeğin sırtına hafifçe vurarak sıvazlamalı ve geğirmesi sağlamalıdır.

Şekil 5.3 Emzirmeyle anne ile bebek arasında sevgi bağı kurulur.

Anne sütünün yeterli olduğu, bebeğin normal kilo alması, düzenli idrara çıkması, sakin ve iyi bir uyku uyuması ile anlaşılır. İyi besin ve sıvı almayan bebek huzursuzdur, ağlar, sık sık uyanır. İdrar miktarı azalır. Kilo alamaz. Annenin yeterli ve dengeli beslenmesi; bol sıvı alması, üzüntü ve yorgunluktan uzak durması ile süt salgısı arttırılabilir. Ayrıca doğru emzirme tekniğini bilmemek de süt salgısını azaltan ve ek gıdalara başlanmasına yol açan bir etkendir. İyi boşalmayan memede giderek süt miktarı azalır.
Doğru emzirme tekniği şöyle özetlenebilir: Anne, memeyi su ile temizler. Bebeğin ağzında pamukçuk olursa karbonatlı su ile temizlik yapılır. Anne sırtını dayayarak oturup bebeği kucağına alır. Bebek ne tam yatay ne de dik tutulmalıdır. Meme başı, 2 ve 3. parmaklar arasında tutulup meme başı ve çevredeki renkli bölgenin bir kısmı bebeğin ağzına verilir. Böylece emme esnasında sinir uçları uyarılarak süt salgılanmasını sağlayan hormon salgılanır.
Emzirme, 15-20 dakika kadar sürmelidir. İlk 5 dakikada memelerdeki sütün büyük kısmı boşaltılmasına karşın, emme hızı bebekler arasında değişebileceği için daha uzun süre tutulmalıdır. 10 dakika sonra diğer memeye geçilmelidir. İkinci beslenme sırasında son emzirilen memeye öncelik verilmelidir.

Resim 5.18 Çocuklar, doğumdan itibaren düzenli olarak aşılanmalıdır.

Anne sütü, bebekler için en uygun besindir. Hiçbir ek gıda anne sütünün yerini tutamaz. Çünkü anne sütünün bileşimi, bebeğin en iyi beslenebileceği formüle sahiptir. Ayrıca hastalıklardan koruyucu özellikleri vardır. 6. aydan sonra anne sütü, bebeğin beslenmesi için yetersiz kalmaya başlar. Bu sebeple 6. aydan sonra ek gıdalarla birlikte en az 1 yaşa kadar anne sütü verilmeye devam edilmelidir. Zorunlu sebeplerle anne sütü verilemediğinde ya da ek gıdalara başlanacağı zaman, çocuğun nasıl beslenmesinin gerektiği konusunda, sağlık personeline danışılmalıdır. Böylece çocuğun sindirebileceği yiyeceklere aşamalar şeklinde başlanarak hazımsızlık çekmesi engellenir ve aşırı beslenmeye bağlı ishal gibi rahatsızlıklara sebep olunmaz.
Çocukların büyüme ve gelişmesinde yeterli ve dengeli beslenmenin büyük önemi vardır. Çünkü enerji ihtiyaçları yetişkinlere göre daha fazladır. Büyüme süreci, önemli miktarda enerji harcanmasını gerektirir. Yeni dokuların yapımı; protein, mineral ve vitaminlere olan ihtiyacı arttırır. Sindirim sistemi özellikleri ve kendi kendine yiyebilme yeteneklerinin sınırlı olması, çocukların beslenmesinde daha özenli davranılmasını gerektirir. Ayrıca çocukların beslenmesinde kullanılacak maddelerin temizliğine ve sağlık kurallarına uygunluğuna çok dikkat edilmelidir.
1-5 yaş arasındaki çocuklar, aile üyeleri ile birlikte 3 öğün yemek yemelidir. Öğün aralarında şeker, çikolata, pasta, bisküvi verilmesi çocuğun iştahını kapatarak besin ihtiyacının karşılanmasını engeller. Aşırı şeker alınması da diş çürüklerine sebep olur. Bu yüzden öğün aralarında meyve, meyve suyu ya da süt verilmelidir.
Düzenli beslenme alışkanlığı kazanılmasında ailenin büyük rolü vardır. Büyümesi normal olan bir çocuğun fazla yemeye zorlanmasına gerek yoktur. Çünkü yeterli beslenmenin en güzel kanıtı, büyüme ve gelişmesinin normal sınırlarda olmasıdır.
d. AŞILAMA
Vücudu hastalıklara karşı koruyan bağışıklık sisteminin hastalık etkenlerini tanıyarak koruyucu maddeler (antikor) üretmesinin bir yolu, hastalık etkenleri ya da onların ürünleri ile aşılanmaktır. Hastalıkla hiç karşılaşmamış bir kişiye ölü ya da zayıflatılmış hastalık etkeni ya da onun zehirli ürünleri verildiğinde oluşan antikorlar, edinilmiş bağışıklığı oluşturur. Böylece kişi daha sonra hastalık etkeni ile karşılaştığında onu, daha kolayca tanır ve hastalık yapmasını engeller. Bağışıklık kazanmanın diğer yolu ise hastalığı geçirerek antikor geliştirmektir. Günümüzde birçok önemli bulaşıcı hastalığa karşı aşılar vardır. Bunların bir kısmı düzenli olarak doğumdan itibaren yapılmaktadır (Resim 5.18). Bir kısmı ise sadece gerekli durumlarda yapılır. Ülkemizde düzenli olarak uygulanan aşılar; verem, kızamık, çocuk felci, boğmaca, difteri ve tetanostur. Aşıların uygulama zamanı aşağıdaki tabloda verilmiştir.

Kuduz aşısı gerektiğinde yapılan bir aşıdır. Kabakulak, kızamıkçık, hepatit gibi hastalıklara ait aşılarsa isteğe göre yapılabilen aşılardır.
Aşılama hizmeti, devlete ait sağlık kuruluşlarında ücretsiz olarak verilmektedir. Sağlık ocakları, sağlık merkezleri, ana çocuk sağlığı merkezleri, hastanelerin çocuk sağlığı bölümleri aşılama hizmeti verilen yerlerdir.
 
   
 
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=